Cherreads

Chapter 4 - Bölüm 4

Aynaya çekilirken sanki biri kulağına eğilip "korkma" diye fısıldamıştı.

Naya sert bir düşüşle yere kapaklandı.
"Ahh..." diyerek doğrulmaya çalıştı.

Burası çok soğuktu. Çok karanlıktı.
Karanlık, neredeyse canlı gibiydi; içine işliyordu. "Kimse yok mu?" diye bağırdı.

Sesi yankılandı, duvarlardan çarpıp tekrar ona döndü.
Yalnızlığın sesi buydu.

Kalbi hızla çarpmaya başladı. Gözleri doldu. Tam ağlamak üzereyken karanlığın içinden bir ses yükseldi.

Naya irkilerek sesin geldiği yöne döndü. Sağına, soluna baktı.
Hiçbir şey göremiyordu. "Ne istiyorsunuz benden?" diye hıçkırdı. Artık ağlıyordu.

Ses bu kez daha netti.
Keskin, kararlı ve ürpertici: — "Seni istiyorum, Naya."

Naya ayağa kalkmaya çalıştı. Dizleri titriyordu.
"Defol git!" diye bağırdı. Ama kaçacak bir yer yoktu. Karanlık her yöndeydi.
Adım atamıyordu.

O anda...
Bir çift kırmızı göz belirdi.

Naya ayakta durmakta zorlandı.
"Lütfen..." dedi fısıltıyla. "Beni buradan çıkarın."

Karanlığın içinden Mihrez ağır adımlarla çıktı.
Yüzünde sakin ama rahatsız edici bir ifade vardı. "İstediğini yerine getiremem," dedi rahat bir sesle.
"Çünkü burası senin yeni evin."

Naya'nın korkusu bir anda öfkeye dönüştü.
"Sen kim olduğunu sanıyorsun?!" diye haykırdı.
"Nasıl bir canavarsın sen! Beni derhal buradan çıkar, yoksa—"

"Yoksa ne?" diye sordu Mihrez, gülümseyerek.
"Kaderine mi karşı koyacaksın?" Yaklaştı.
Bu kez gerçekten kaçacak yer yoktu.

"Sen bana verildin, Naya," dedi sesi alçalarak.
"Ve bu dünyada benimle var olacaksın." Elini uzatıp Naya'nın yanağındaki gözyaşını sildi.
Naya elini sertçe itti.

"Hayır... hayır..." diye fısıldadı.

Arkasını dönüp aynaya koştu. Dokundu.
Ama geçit kapanmıştı.

"Lanet olsun..." dedi, ayakta durmakta zorlanırken.

Bir anda arkasında onun varlığını hissetti.

Mihrez'in sesi kulağında yankılandı; sıcak ve tehlikeli bir fısıltı gibi:
— "Kaçamazsın."

Naya titredi.
"Beni bırak," dedi. "Sana asla boyun eğmeyeceğim."

Mihrez hafifçe güldü.


"Henüz kim olduğumu bilmiyorsun."

Sözleri karanlığın içinde yankılanırken, Mihrez'in varlığı Naya'nın üzerine çökmüştü.
Hava ağırlaştı.

Nefes almak zorlaştı. Sanki ayna boyutu daralıyor, duvarlar görünmez bir baskıyla ona yaklaşıyordu.

O an—
Mihrez elini kaldırdı.

Dokunuşu sert değildi.
Ama kaçınılmazdı.

Parmakları Naya'nın omzuna değdiği anda, mührün bulunduğu yer alev almış gibi yandı.
Bu sıradan bir acı değildi.
Teninin değil, içinin yandığını hissetti.

Naya çığlık attı.

Ses karanlığı yardı ama cevap gelmedi.
Sadece anıların parçalanma sesi vardı.

Gözlerinin önüne görüntüler doldu—
Ama düzenli değildi.
Kesik kesikti.
Parça parça.

Annesinin sesi... fısıltı hâlinde.
Babaannesinin dudakları kıpırdıyor ama kelimeler tamamlanmıyordu.
Bir dua yarım kalıyor, başka bir fısıltıya karışıyordu.

Sonra—
Bir ışık.

Rahmin karanlığında patlayan bir ışık.
Sıcak. Yakıcı. Ama korkutucu değil.

Ve...
Bir el.

Güçlü.
Tanıdık.
Onu tutan, koruyan, mühürleyen bir el.

Naya dizlerinin üzerine çöktü.
Başını iki eliyle kavradı.

"Hayır... hayır..." diye fısıldadı ama sesi kendisine bile ulaşmıyordu.

Anılar üstüne anılar biniyor, zihni onları tutamıyordu.
Her şey aynı anda geliyordu.
Aynı anda kırılıyordu.

Bir anda—
Her şey durdu.

Sessizlik.

Naya ağır ağır gözlerini açtı.

Bakışları artık aynı değildi.
Korku hâlâ oradaydı ama yalnız değildi.
Öfke vardı.
İhanet vardı.
Ve acı bir farkındalık.

"Bunu bana nasıl yaptın?!" diye haykırdı.
Sesi bu kez kararlıydı, titremiyordu.
 "Hayatımı çaldın!"

Mihrez bir anda bileğini yakaladı.
Dokunuşu bu kez sertti.
Kaçış yoktu.

Sesi değişmişti.
Artık tartışma yoktu.
Şaka yoktu.

"Ben kim miyim?" dedi.

Karanlık hareket etti.
Gölgeler yer değiştiriyor, sanki bilinç kazanıyordu. "Ben cinler âleminin padişahıyım."

Gölgeler eğildi.
Karanlık diz çöktü.

"Mihrez El-Ahmer'im," dedi sesi yankılanarak.
 "Ve sen..."

Bir an durdu.
Bakışları Naya'nınkilere kilitlendi. "...benim eşim olarak mühürlendin."

Sözleri bittiğinde dünya çöktü.

Naya'nın dizleri titredi.
Kalbi sanki yerinden söküldü.
Nefes alamadı. Gerçek—
Acımasız bir ağırlıkla üzerine çöktü.

Naya'nın dünyası başına yıkıldı.

"Delisin sen!" diye bağırdı. "Bırak beni!"

Bileğini kurtarmaya çalıştığı anda gölgeler etraflarını sardı.
Konsey üyeleri ortaya çıktı. Fısıltılar yükseldi:

Mihrez kükredi:
 — "Yeter!"

Yer sarsıldı.

"Tek bir kelime daha ederseniz," dedi dişlerini sıkarak,
"hiçbiriniz bu salondan sağ çıkamazsınız." Sessizlik çöktü.

Mihrez Naya'ya baktı.
Korkusunu, düzensiz kalp atışlarını hissetti. Elini yanağına koydu.


— "Lanetli..."


— "Mühürlü..."


— "Yok edilmeli..."

"Dayan," dedi.
İlk kez sesi daha alçaktı.

Naya gözlerini kapatacak gibi oldu.
Derin derin nefes aldı. Göğsü yanıyordu ama kendini

toparlamayı başardı.

O lanet olası cin hâlâ bileğini tutuyordu.

Sinirle kolunu çekip kurtardı kendini.
Mihrez tek kaşını kaldırdı.

"Her kim olursan ol," dedi Naya dişlerinin arasından,
"burada beni zorla tutamazsın." Mihrez'in dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.

Mihrez'in tek kaşını kaldırışı, sıradan bir tepki değildi.
O an, gölgeler kıpırdadı. Konsey üyeleri bile sessizleşti.
Sanki herkes aynı şeyi anlamıştı: sınır çizilmişti.

Naya'nın sözleri havada asılı kaldı.
Ama karşılık olarak gelen şey bir bağırış olmadı.
Bir tehdit de değildi.
Daha kötüsüydü.

Mihrez ağır ağır başını yana eğdi.
Bakışları Naya'nın yüzünde gezindi; korkusunu, öfkesini, titreyen nefesini tek tek ölçer gibiydi.

"Zorla mı?" dedi yavaşça.


Sesindeki sakinlik ürkütücüydü.
"Sen hâlâ zorla tutulduğunu sanıyorsun."

Bir adım attı.
Zemin onunla birlikte karardı.

"Eğer burada durabiliyorsan," diye devam etti,
"bu benim izin verdiğim içindir."

Naya'nın boğazı kurudu.
Kaçmak istedi. Bağırmak istedi.
Ama vücudu yine ona ihanet etti. Mihrez'in sesi bu kez daha yakındı. Çok yakındı.

"Bu boyut seni tanıyor, Naya," dedi fısıltıyla.
"Kalp atışını... korkunu... hatta bana karşı duyduğun nefreti bile."

Bir an durdu.
Gözleri karanlıkta kızıl bir çizgi gibi parladı.

"Ve hepsi," dedi,
"bana ait."

Naya'nın içinden soğuk bir ürperti geçti.
Bu bir tehdit değildi.
Bir gerçekti

Mihrez nedense onunla tartışmaktan memnundu.
İlk defa, eşinin öfkesini kusmasını sabırla izliyordu.

Mihrez'in duruşunda bir gevşeklik yoktu; aksine, sanki her kelimesini tartarak bekliyordu.
Gölgeler onunla birlikte kıpırdanıyor, konseyin varlığı sessizce geri çekiliyordu.

Naya etrafındaki karanlığı, fısıldaşmaları, üzerindeki bakışları görmezden gelmeye çalıştı.
"Sizin gibi cinleri uzaklaştırmak için bir sürü dua biliyorum ben," dedi.
Sesi titriyordu ama meydan okumaktan vazgeçmedi.

Mihrez alaycı bir şaşkınlıkla başını eğdi.


"Hımm... öyle miii?"
Bir adım attı. Zemin ayaklarının altında koyulaştı.
"Okusana," dedi sakince. "Duymak istiyorum."

Naya ona öfkeyle baktı.
"Görürsün sen," diye fısıldadı.

Tam duaya başlayacaktı ki—
Kelimeler gelmedi.

Zihni bir anda boşaldı.
Sanki bildiği her şey, öğrendiği her dua, bir el tarafından içinden sökülüp alınmıştı.
Dilinin ucunda hiçbir şey yoktu.

Gözleri büyüdü.
"Ne yaptın sen bana?!" diye bağırdı.
"Neden hatırlayamıyorum?!"

Mihrez kahkaha attı.
Sesi karanlıkta yankılandı; duvarlardan değil, Naya'nın içinden dönüp geldi sanki.

"Güzelim—" diye söze başladı.

"Bana güzelim deme!" diye kesti Naya.

Mihrez sustu.
Gerçekten sustu.
Onu dinledi.

İlk defaydı. Gerçekten ilk.

"Nasıl istersen, Naya," dedi sonunda.
Sesi yumuşaktı ama altında ezici bir ağırlık vardı.
"Şimdi devam edebilir miyim?"

Naya sabrını zorlayarak başını salladı.
Elleri hâlâ titriyordu.

"Bunu evet olarak kabul ediyorum," dedi Mihrez.
"Şimdi iyi dinle." Yaklaştı.
Artık nefesini hissedebiliyordu.

"İçinde bulunduğun bu boyuta," dedi yavaşça,
"biz cinler Ayna Boyutu deriz." Gözleri bir anlığına kızıl bir parıltıyla yandı.

"Buradan," diye devam etti,
"kadim cinler izin vermedikçe çıkış yoktur." Durdu.
Naya'nın korkusunu ölçer gibi baktı.

"Anladın mı?"

Naya boş boş ona baktı.
Sonra içindeki öfke bir anda patladı.

"Yani şimdi," diye haykırdı,
"ben burada seninle— bir cinle— sıkışıp kaldım öyle mi?!"

"Gitmeme izin vermeyecek misin?!"
"Hayır... hayır! Kabul edemem!" Sesinin sonu çatladı.

"En iyisi öldür beni!" diye bağırdı.
"Seni lanet olası şeytanın oğlu!"

Bu son patlamaydı.
Nefes nefese kaldı.

Mihrez hâlâ sakindi.
Bu sakinlik, bağırmaktan daha korkutucuydu. "Bitti mi?" diye sordu.

Naya tokat atmak için hamle yaptı.

Ama daha eli havadayken—

Mihrez alnına dokundu.

Dokunuşu yakıcı değildi.
Soğuktu.
Kesindi.

Her şey karardı.

Naya'nın bedeni gevşedi.
Kollarına düştü.

Mihrez onu kucağına aldı.
Bakışlarını aynaya çevirdi.

Ve birlikte...
aynının içinden geçtiler.

Törenin ardından evde tuhaf bir telaş vardı.
Heyecan, yorgunluk ve günün karmaşası içinde zamanın nasıl geçtiğini kimse fark etmedi.

Naya'nın annesi salonda bir ileri bir geri dolaşıyordu.
"Birazdan gelir," diye mırıldandı kendi kendine.
 "Tacını deniyordur."

Babaannesi pencerenin önünde duruyordu.
İçini kemiren huzursuzluğun nedenini bilmiyordu ama kalbi sıkışıyordu.

Derken...

Annenin aklına bir şey, şimşek gibi çaktı.

Başını hızla duvara asılı saate çevirdi.

Gözleri büyüdü.

"On iki..." dedi önce fısıltıyla.
Sonra sesi yükseldi.
"Saat on iki!"

Kalbi deli gibi çarpmaya başladı.

"Bu saatte hâlâ odasında olmaması lazım, değil mi" dedi telaşla.
Babaannesine döndü.
"Hadi... hadi bakalım."

Koridordan hızlı adımlarla geçtiler.
Kapıya geldiklerinde annesinin eli bir an havada asılı kaldı. Kapıyı aniden açtığında odada garip bir sessizlik vardı.
Ne gecenin sesi duyuluyordu ne de evin içindeki o tanıdık uğultu.

Naya yoktu.

Annesi birkaç adım attı.
Gözleri odayı taradı.
Yatak...
Masa...
Perdeler...

Sonra gördü.

Taç.

Aynanın tam önünde, yere düşmüş hâlde duruyordu.
Işığı artık parlak değildi.
Sanki ait olduğu yerden koparılmış gibiydi.

Annesinin dizlerinin bağı çözüldü.

"Hayır..." dedi kısık bir sesle.
"Hayır... burada olmalıydı."

Yavaşça aynaya yaklaştı.
Elleri titriyordu.
Tacın yanına çöktü, parmak uçlarıyla dokundu. Soğuktu.

Başını kaldırdı.
Aynaya baktı.

Kendi yansımasını gördü ama...
Bir anne için bu yeterli değildi.

"Gitti mi?" diye fısıldadı.
"Seni buradan mı aldılar?"

Cevap gelmedi.

Anne alnını aynaya dayadı.
Omuzları sarsılmaya başladı.

"Geri gel," dedi sessizce.
"Buradayım... bak, buradayım."

Babaannesi kapının eşiğinde duruyordu.
Gözleri aynadan hiç ayrılmıyordu.

Bir adım attı.
Sonra bir adım daha.

Anne ağlarken, babaannesi sessizdi.
Ama bu sessizlik boş değildi.

Aynanın karşısında durdu.
Uzun uzun baktı.

Sanki camın ardında bir şey vardı.
Sanki bir yerlerde... torununun nefesi dolaşıyordu.

Dudakları kıpırdadı.

"Naya..." dedi fısıltıyla.

Anne başını kaldırdı.
"Anne... ne diyorsun?"

Babaannesi cevap vermedi.
Sadece aynaya konuşmaya devam etti.

"Eğer..." dedi sesi titreyerek,
"ait olduğun bir dünya varsa..."

Bir an durdu.
Gözleri doldu ama ağlamadı.

"Orada mutlu ol," diye fısıldadı.
"Güvende ol."

Anne irkildi.
"Hayır!" diye haykırdı.
"Öyle konuşma. Geri gelecek. Gelmek zorunda!"

Ayağa kalktı.
Aynanın önüne geçti.

"Buradayım," dedi kararlı bir sesle.
"Buradayım Naya. Bekleyeceğim."

Tacını aldı.
Aynanın önüne bıraktı.

"Bunu burada bırakıyorum," dedi.
"Döndüğünde bul diye."

Babaannesi ona baktı.
Gözlerinde acı ve kabulleniş vardı.

Anne aynanın önünden ayrılmadı.

Saatler geçti.
Gece ilerledi.
Işıklar söndü.

Ama anne oradaydı.

Bazen ağladı.
Bazen aynaya konuştu.
Bazen sadece sessizce bekledi.

Çünkü bir anne için...
umut, uyumazdı.

Ayna ise sessizdi.

Ama o sessizliğin içinde,
başka bir dünyanın nefesi dolaşıyordu.

Ve bu...
sadece bir kayboluş değildi.

Gece bitmişti.

Ama evde hiçbir şey sabaha benzemiyordu.

Ayna hâlâ yerindeydi.
Taç hâlâ aynanın önündeydi.
Ve anne... sabaha kadar oradan hiç ayrılmamıştı.

Gözleri şişti ama ağlamıyordu.
Çünkü bu, ilk defa yaşadığı bir korku değildi.

Yıllardır biliyordu.

Kızının sıradan bir çocuk olmadığını...
Bir gün istenileceğini...
Bir gün alınacağını...

Bunu aklı kabul etmişti.

Ama kalbi—
Bir anne kalbi—
Asla kabul etmemişti.

Aynaya baktı.

"Erken," dedi kısık bir sesle.
"Daha erken."

Camı okşadı.
Sanki içeride bir şey gerçekten varmış gibi.

"Hazır değildim," diye fısıldadı.
"Hazır olsam bile... vermezdim."

Esma kapıda duruyordu.

Gelini karalara bürünmemişti.
Ağıt yakmıyordu.
Ama bu daha korkutucuydu.

Çünkü bu bir yas değildi.
Bu, razı gelmeyen bir annenin çözülüşüydü.

"Kızım," dedi Esma yumuşakça.
"Bir şeyler ye."

Anne başını salladı.
Gözlerini aynadan ayırmadan konuştu:

"Biliyorum," dedi.
"Bir gün olacaktı.
Ama bir gün demek... bugün demek değildi."

Sesindeki sakinlik Esma'yı titretti.

Anne devam etti:

"Onu bana emanet ettiler," dedi.
"Ben emanet bırakmam."

Sonra gülümsedi.

Bu gülümseme Esma'nın içini parçaladı.

Günler geçti.

Anne yemedi.
Uyumadı.

Sadece aynanın önünde oturdu.
Bazen Naya'ya anlatır gibi konuştu.
Bazen susup bekledi. Hep aynı umutla:

"Belki vazgeçerler,"
"Belki geri getirirler,"
"Belki yanlışlık olmuştur."

Esma üçüncü gecenin sonunda artık dayanamadı.

Uyku haplarını avucunda tuttu.
Gelinin yanına çöktü.

"Biraz uyu," dedi.
"Gelirse... seni böyle görmesin."

Bu cümle annenin içini yaktı.

Başını salladı.

"Gelicek," dedi.
"Biliyorum."

İlaçlar etkisini gösterdiğinde Esma onu yatağına yatırdı.
 Üzerini örttü.

Sonra sessizce odadan çıktı.

Kendi odasına geçti.

Esma aynanın karşısına geçtiğinde yüzünde korku yoktu.
Sadece beklemiş olmanın yorgunluğu vardı.

Esma, gelinini yatağa yatırdıktan sonra odadan sessizce çıktı.
Kapıyı kapattığında evin içi bir mezar kadar sessizdi.

Adımları onu kendi odasına götürdü.
Yıllardır yaptığı gibi aynanın karşısına geçti.
Ellerini göğsünde birleştirdi, başını eğdi.

"Artık saklanmayın," dedi fısıltıyla.
"Cevap istiyorum."

Oda karardı.
Ama bu kez kimse görünmedi.

Sadece bir ses yankılandı.
Ne yönü vardı, ne gölgesi.
Duvarlardan değil, doğrudan Esma'nın içinden geliyordu.

"İnsan... artık beni çağırma."

Esma'nın nefesi kesildi.

Ses devam etti, soğuk ve kesindi: "Sonuna geldin."

Kalbi göğsünde çarptı.

"Her şeyin... ölümün yakındır." Esma geriye doğru bir adım attı. "Demek bu kadar..." diye fısıldadı. Ama ses bitmemişti.

"Fakat ölümün... bizim elimizden olmayacak." Bu sözler bıçak gibi saplandı.

"Kendi kaderinle yüzleşeceksin."

Ve bir anda—
Ses yok oldu.

Oda yeniden sessizliğe gömüldü.

Esma dizlerinin bağı çözülmüş gibi yatağın kenarına oturdu.
Ellerini dizlerine koydu, titrediğini fark etti.

"Demek böyle..." dedi kendi kendine.
"Beni korkutmak istiyorsunuz."

Ama sesin bıraktığı ağırlık geçmiyordu.

Bu bir tehdit değildi.
Bu bir hükümdü.

Esma başını kaldırdı, aynaya baktı.

Yüzünde korku vardı...
Ama daha derinde bir şey daha vardı:

Kabulleniş.

"Ölümden korkmuyorum," dedi sessizce.
"Yeter ki o yaşasın."

Ayna cevap vermedi.

Ama Esma ilk kez şunu anladı:

Çünkü cinler susmaz. Sadece cevap verir.

More Chapters