Cherreads

Chapter 9 - Bölüm 9

Naya'nın hançerlendiği an, Mihrez'in omzundaki mühür alev aldı.
Bu sıradan bir yanma değildi; kemiğine kadar işleyen, bilincini sarsan bir çığlık gibiydi.

Zihnini açtı.
Naya... canım...
Sessizlik.

Kalbi ilk kez bir savaş öncesi değil, bir kayıp ihtimaliyle kasıldı.
Toplantı salonu hâlâ konuşuyordu.

Konsey üyeleri fısıldıyor, bakışlar dolaşıyordu.

Ayağa kalktı.

"Toplantı bitmiştir."

Sesindeki soğukluk, salonu bir anlığına susturdu. Ama biri cesaret buldu.
"Padişahım," dedi alayla. "Konsey savaş için fırsat kollarken... eşinizin özel durumu bu savaştan daha mı önemli?"

O an Mihrez'in gözleri karardı.
Bu bir tehdit değildi. Bir nottu. Hafızasına kazıdı.

"Sonra," dedi.
Tek kelime.
Bir sonraki anda odasındaydı.

Ve gördüğü manzara, göğsünü paramparça etti.

Naya yüzüstü yerde yatıyordu.
Kan, taş zemine yayılmıştı.
Sessizdi. Fazla sessiz.

Yanına çöktü, onu kollarına aldı. Başını kaldırdığında Naya'nın başı arkaya düştü.
Nefes yoktu. "Hayır... beni bırakamazsın."
Bu kelimeyi söylemeyeli yüzyıllar olmuştu.

Göğsünü kontrol etti.
Bıçak yarası.
Derin. Temiz. Lanetli.

Bornozu kan içindeydi. Dudakları bembeyazdı.
Mihrez'in omuzları çöktü ama elleri titremedi.

Zihniyle tüm saraya bağırdı.
Cin diliyle.
Emirle.

Oda doldu. Muhafızlar diz çöktü. Mihrez'in sureti değişti; gözleri karanlıkla doldu.

"Bunu yapan," dedi,
"saraya girecek kadar cesaret etmiş biri. Enerjisini tanıyacaksınız. Kaçışı yok."

"Emredersiniz, padişahım."

Gölgelere karıştılar.

Mihrez, Naya'yı banyoya taşıdı.
Kanı ellerinden aktı ama umursamadı.
Onu temizledi. Yarayı tekrar inceledi.

Eskiydi bu büyü.
Çok eski.
Periler için yapılmış, cinlerce yasaklanmış bir lanet.

Konsey.

Zihniyle iki hizmetçi çağırdı.
Biri yere damlayan kanı sildi.
Diğeri, onu daha önce giydiren kızdı. Naya'yı bu hâlde görünce gözleri doldu ama sesini çıkarmadı.
İşlerini bitirip çıktılar.

Kapıyı mühürledi.

Sonra aynanın karşısına geçti.

Cam dalgalandı.
Geçit açıldı.

Mihrez'in sesi fısıltıydı ama öfkeyle titretiyordu evreni:
"Şimdi sıra sizde." Ve aynaya yürüdüm.

Ayna, konsey salonunun ortasında sessizce yarıldı.

Ne bir patlama oldu
ne bir ışık.

Sadece...
karanlık içeri aktı.

Mihrez adımını attığında salonun büyüleri gecikmeli tepki verdi. Zemin altından geçen koruyucu runeler titredi, ama çökmek için henüz erken olduğuna karar verdiler. Konsey üyeleri yerlerinden kalkmadı. Bazıları istemsizce geriye yaslandı; bazıları ise hâlâ kibirliydi.

Padişah buradaydı.

Ama alıştıkları hâliyle değil.

Boynuzlar başının iki yanından kıvrılarak yükseliyordu; kemik değil, kadim bir gölge gibiydi. Teninin üzerinde dolaşan siyah damarlar, sanki kan değil, gece taşıyordu. Omuzlarından aşağı sızan aura, salonun havasını ağırlaştırdı. Nefes almak zorlaştı.

Kan vardı.

Üzerinde.

Temiz değildi.
Yeni değildi.
Ama onun da değildi.

Bir konsey üyesi boğazını temizledi. Sesi beklediğinden daha cılız çıktı.

— "Bu hâlde buraya gelmen bile suç, Mihrez."

Başka biri destek verdi.


— "Konsey çağrısı olmadan—"

Bir üçüncüsü, dudaklarını küçümseyerek kıvırdı.
 — "Devlet meseleleri, özel zaafların—"

Peri kelimesi dudaklarına geldiğinde...
durdu. Çünkü Mihrez konuşmuyordu.

Sessizlik...
uzadıkça uzadı.

Ve konsey, ilk kez şunu fark etti:
Bu sessizlik bir boşluk değil, bir tehditti. Mihrez nihayet konuştu.

Sesi yükselmedi.
Salon yankılanmadı.

Ama kelimeler...
herkesin içine düştü.

— "Kim emri verdi?"

Tek cümleydi.
Ama kaçacak yer bırakmıyordu.

Bakışlar birbirinden kaçtı.
Konsey üyeleri konuşmaya başladı; aynı anda, aynı korkuyla.

— "Bu bir ortak karardı—"
— "Prosedür işletildi—"
— "Kimse tek başına—"

Konsey lideri elini kaldırdı. Salon sustu. Gülümsedi.
Bu, gücüne alışmış birinin gülümsemesiydi.

— "Aramıza bu şekilde girmene gerek yoktu," dedi sakinlikle.
— "Kuralları biliyorsun, Mihrez."

Ayağa kalktı.

— "Naya'nın ölüm fermanını ben imzaladım."

Bir anlık duraksama.

— "O tür yok olmaya mahkûmdur."

O anda...
mühür alev aldı.

Mihrez'in omzu bir yıldırım gibi yandı. Cin sureti geri çekilmedi.
Tam aksine.

Salonun tavanındaki büyüler çatladı.
Sütunlara işlenmiş kadim semboller söndü.
Koruyucu alan çöktü.

Ve Mihrez...
artık saklanmıyordu.

İlk ölen bağırmadı.

En küstah olan, konuşmayı en çok seven...
bir cümlesini bitiremeden sustu.

Mihrez ona bakmadı bile.

Bir adım.
Bir el hareketi.

Adamın bedeni ortadan ikiye ayrıldı.
Kan yere düştüğünde salon nihayet korkuyu tanıdı. — "Dur—"
— "Padişah—"

Bir büyü yarım kaldı.
Büyücünün eli havada asılı kaldı...
geri kalanıyla birlikte.

Kaçmaya çalışan bir üye kapıya ulaştığını sandı.
Gölge onu yuttu.

Mihrez konuşuyordu artık.
Ama bağırarak değil.

— "Konuşanlar susturulur."
Bir ceset düştü.

— "Büyü yapanlar yarım bırakılır."
Bir baş yuvarlandı.

— "Kaçanlar..."

Bakışı kapıya takıldı.

— "...özellikle yakalanır."

Salon kan içindeydi.
Ama kaos yoktu.

Bu bir öfke değildi.
Bu... yargıydı.

En sonunda...
sadece ikisi kaldı.

Konsey lideri diz çökmüştü. Zincirler etrafında kapanmıştı ama hâlâ dikti. Hâlâ kibirliydi.

— "Beni öldürmekle düzeni yıkamazsın."

Mihrez yaklaştı.

Her adımıyla zemin çatladı.
Boynuzları gölgeyi yarıyordu.

— "Hayır," dedi fısıltıyla.
— "Seni öldürerek düzeni hatırlatıyorum."

Eğildi.

Göz göze geldiler.

— "Onu öldürttüğünde," dedi Mihrez,
— "sadece bir periyi değil..."

Gülümsedi.

— "...bir çağı bitirdin."

Ölüm hızlı olmadı.
Ve kolay hiç olmadı.

Ayna hâlâ oradaydı.

Ama Mihrez geri dönmedi.

Salonun ortasında durdu. Kanın içinde.


Ve konseyin yokluğunda yankılanan tek şey şuydu:

Savaş başlamıştı.

Konsey salonu sustuğunda...
sessizlik bir zafer sessizliği değildi.

Bu, bir çağın öldüğünü anlayan taşların sessizliğiydi.

Salonun duvarlarından süzülen siyah kan hâlâ akıyordu.
Mühürler yanmış, semboller çatlamıştı.
 Konsey tahtlarının olduğu yerde artık yalnızca kül, kemik ve çökmüş büyü vardı.

Ve tam o anda—
cinler âlemi nefes aldı.

Konseyin yok edilişi gizli kalamazdı.

Bir konsey ölürken bağırmazdı.
Âlemlere çığlık atardı.

Kadim kulelerde nöbet tutan cinler, aynı anda irkildi.
Uzak sarayların aynaları karardı.
Mühür taşıyan her varlık, omurgasında aynı sarsıntıyı hissetti.

"Konsey düştü."

Bu bir söylenti değildi.
Bu, kanunların çöküşünün kokusuydu.

Cin kabilelerinin liderleri aynı anda başlarını kaldırdı.
 Bazıları dua etti.
Bazıları gülümsedi.
Bazıları... korktu.

Çünkü herkes aynı şeyi biliyordu:

Bir konsey tek başına yıkılmazdı.
Onu ancak bir padişah yakabilirdi.

Gölge Sarayı'nda fısıltılar başladı.
Ateş Hanedanı'nın taht odasında mumlar söndü.
Kum Cinleri'nin şeyhleri yüzlerini örtüp geri çekildi.

Ve en sonunda—

Müslüman Cin Padişahı harekete geçti.

Kadim mühürlerle korunan geçitler açıldı.
Konsey salonuna ilk kez bir yabancı padişah adım attı.

Salon hâlâ kan kokuyordu.

Cesetler kaldırılmamıştı.
Bu bilinçliydi.

Mihrez konsey salonunun ortasında duruyordu.
Cin sureti hâlâ üzerindeydi.

Boynuzları gölgelere karışıyor,
gözleri sönmüş yıldızlar gibi yanıyordu.
Üzerindeki karanlık aura henüz dağılmamıştı.

Müslüman Cin Padişahı durdu.

Bir anlık sessizlik oldu.

Sonra—
başını eğdi.

Onunla birlikte gelen tüm kabile liderleri de
aynı anda diz çöktü. Bu bir korku refleksi değildi.
Bu... otoriteyi tanıma anıydı. Müslüman Cin Padişahı başını kaldırmadan konuştu: "Konseyin sonunu gördük," dedi.
"Bu... kanunsuzluk değildir." Bir an durdu.

"Bu," diye devam etti,
"çürüyen kanunun infazıdır." Mihrez hareket etmedi.
Sesi alçak ama sarsıcıydı: "Konsey artık yok."

Salonun duvarları bu cümleyi emdi.
Aynalar titreşti. "Ve," dedi Mihrez,
"yeniden kurulmayacak."

Bazı liderler nefesini tuttu.
Bazıları başını daha da eğdi.

"Çünkü," diye devam etti,
"kanun, halkı korumuyorsa—
o kanun, çoktan ölmüştür." Müslüman Cin Padişahı ayağa kalktı.
Ama bakışlarını Mihrez'den ayırmadı.

"Bu," dedi,
"bir savaş ilanı mı?"

Mihrez'in gözleri karardı.

"Hayır," dedi.
"Bu bir sonuç."

Bir adım attı.
Salonun ortasında, kanın ve küllerin arasında.

"Ben savaş başlatmadım," dedi.
"Ben sadece...
kaçınılmaz olanı gerçekleştirdim."

Bir anlık sessizlik daha.

Sonra son cümle geldi.
Yavaş.
Net.
Geri dönüşsüz.

"Konsey beni yargılamaya kalktı."
"Ben... hükmü hatırlattım."

Hiç kimse itiraz etmedi.

Çünkü herkes şunu anlamıştı:

Bu bir katliam değildi.
Bu bir delilik değildi.

Bu—

dengenin kendini savunmasıydı.

Ve cinler âleminde o geceden sonra
kimse şu soruyu sormaya cesaret edemedi:

"Mihrez neden yaptı?"

Herkes şunu sormaya başladı:

"Onu bu noktaya kim getirdi?"

Ayna arkasında kapandığında, sarayın gürültüsü Mihrez'in üzerine çökmedi.

Sessizlik çöktü.

Bu sessizlik...
Savaş sonrası gelen türden değildi.
Bu, bir şeyin hâlâ yanlış olduğunu haykıran sessizlikti.

Mihrez adımlarını hızlandırdı.

Koridorlar önünden çekildi.
Muhafızlar başlarını eğdi ama o görmedi.
Gözleri, zihni, varlığı tek bir noktaya kilitlenmişti.

Oda.

Kapı mühürlüydü.
Kendi mührü.

Bir an tereddüt etmedi.
Mühür, ona direnmedi. Çünkü o an Mihrez padişah değildi. Kapı açıldığında—

Zaman durdu.

Naya yataktaydı.
Aynı yerde.
Aynı şekilde.

Hiç kıpırdamamıştı.

Göğsü inmiyor...
kalkmıyordu.

Mihrez'in içindeki her şey bir anda çekildi.
Sanki göğsünden bir parça koparılmış gibi. "Naya..."

Sesi, kendisine bile yabancıydı.
Alçak, çatlamış, korkulu.

Yanına geldi.
Diz çöktü.

Elini uzattı ama...
dokunamadı.

Bir an boyunca—
Bir cin padişahı, elini eşine dokundurmaya cesaret edemedi. "Hayır..." diye fısıldadı.
Bu bir inkâr değildi.
Bu, bir emirdi.

Parmakları sonunda bileğine değdi.

Soğuk değildi.

Ama canlı da değildi.

Nefes yoktu.

Mihrez'in omzundaki mühür—
alev aldı.

Ama bu, öfke alevi değildi.
Bu, bağın yanışıydı.

Bir adım geri çekildi.
Sanki odadaki hava daraldı.

"Ben... döndüm," dedi kendi kendine.
"Savaşı bitirdim."

Sesi titredi.

"Bedelini ödedim."

O an, mühür daha da yandı.

Ve Mihrez anladı.

Konseyin kanı hâlâ üzerindeydi.
Ama gerçek bedel...
şimdi geliyordu.

Naya'nın başı yana düşüktü.
Saçları yastığa dağılmıştı.
Yüzü... çok sakindi.

Bu, bir uykunun huzuru değildi.
Bu, kopuşun sessizliğiydi.

Mihrez onu kollarına aldı.

Normalde...
Bedenler onun kollarında hafiflerdi.

Ama Naya...

Ağırdı.

Öyle ki, sanki onu değil de
bir kaderi taşıyordu.

"Bak bana," dedi.
"Sakın..."

Sesi sertleşti.
Padişah sesi değildi bu.
Bir bağ sahibinin sesiydi.

"Sakın beni yalnız bırakma."

Mührün ateşi omzundan göğsüne yayıldı.
Derisinin altında bir şey çekildi.

Nefesi düzensizleşti.

Bu his...
Tanıdıktı.

Çok eskiydi.

Cinler âleminde anlatılan,
ama kimsenin yaşamak istemediği türden.

Bağ geri tepmesi.

Mihrez dişlerini sıktı.

"Ben senin önüne geçecektim," dedi alçak bir sesle.
"Kurşun da olsam, hançer de olsam..."

Gözleri Naya'nın yüzünde gezindi.

"Yanlış yaptım," dedi.

İlk kez.

Cin padişahı olarak değil.
Eş olarak.

Mührün ateşi bir anda çatladı.

Acı...
bir bıçak gibi sırtına saplandı.

Mihrez irkildi.

Ama bırakmadı.

Onu yatağa yatırdı.
Yanına çöktü.
Alnını Naya'nın alnına dayadı.

"Soğuksun," dedi.
Bu bir şikâyet değildi.
Bir fark edişti. Zihin yolunu açtı.

Ama bu kez bağırmadı.
Emretmedi.

Fısıldadı.

"Canım..."
"Neredeysen... duyuyorsan..." Sessizlik.

Bu sessizlik, ilkinden daha ağırdı. Mihrez'in nefesi kesildi.

"Ben dünyayı yakarım," dedi.
"Konseyi yaktım zaten."

Mührün ateşi yeniden kabardı.

"Ama seni—"

Sesi kırıldı.

"Seni geri getiremezsem...
bu saltanatın anlamı yok." O an, bağ gerildi.

Sanki görünmeyen bir ip,
ikisini de boğazından tutmuştu. Naya'nın parmakları—
çok hafif—
titredi.

Mihrez bunu hissetti.

Gözleri anında açıldı.

"Naya?"

Eğildi.
Kulak verdi.

Bir nefes...
çok zayıf...
ama vardı.

Mihrez nefesini tutmuştu.
Sanki biraz daha derin alırsa, o zayıf nefesi de korkutup kaçıracakmış gibi.

Ve tam o anda—

Bağ konuştu.

Bir kelime değildi.
Bir ses de değildi.

Bir çekilişti.

Mihrez'in göğsünün tam ortasından, görünmeyen bir el içeri uzanmış gibi oldu. Kalbi bir anlığına atlamayı unuttu. Omzundaki mühür bir alev gibi değil, bir yarık gibi sızladı.

Ve—

Onu gördü.

Karanlık değildi.
Işık da değildi.

Bir boşluktu.

Naya oradaydı.

Ama bedeniyle değil.

Mihrez'in zihni istemsizce diz çöktü. Mihrez...

Ses...
Ne insan sesiydi, ne cin.

Bir bağ yankısıydı.

"Buradayım," dedi hemen.
Bu kez yüksek sesle değil.
Zihinle.
Bağla. "Beni bırakma."

Cevap gecikmedi ama net de değildi.

Soğuk...
Çok sessiz...

Mihrez'in dişleri kenetlendi.
Eli, Naya'nın saçlarına gömüldü. Parmakları titriyordu. "Tutun," dedi.
"Ne hissediyorsan... bırakma. Sakın bırakma."

Bağ gerildi.

Bu kez Mihrez çekilmiyordu.
O çekiliyordu.

Bir adım daha yaklaştı yatağa. Alnını Naya'nın alnına bastırdı. Gözlerini kapattı.

"Bak," dedi, sesi alçak ama emirdi bu kez.
"Ben buradayım. Kanım, mührüm, suretim... hepsi burada."

Omzundaki mühür çatladı.

Işık değil—
Kan sızdı.

Mihrez irkildi ama geri çekilmedi. Acı...
Ama sen...

O iki kelime—
Onu parçaladı.

"Evet," dedi fısıltıyla.
"Acı. Ama ben dayanırım."

Bir cin padişahı için bu bir yemin değildi.
Bir eş içinse—
Bir intihardı.

Bağ bir anda derinleşti.

Mihrez artık sadece Naya'yı görmüyordu.

Onun düştüğü yeri hissediyordu.

Soğuk bir aynanın içi.
Zamanın akmadığı bir yer.
Bir yemin kokusu—kanla mühürlenmiş. Kadim eşin izi.

Mihrez'in sureti istemsizce titredi.
Gözleri açıldığında pupilleri yarılmıştı.

"Demek oradasın," dedi kendi kendine.
"Ve hâlâ elini üzerimden çekmedin."

Naya'nın nefesi bu kez daha net geldi.

Ama hâlâ uyanmıyordu.

Gitme...
Karanlık...

Mihrez alnını onun alnına bastırdı.
Gözlerinden biri kapandı.

"Gitmiyorum," dedi.
"Bu sefer... seni ben çekiyorum." Bağ bir zincir gibi gerildi.

Bu artık tek taraflı değildi.

Ve Mihrez, ilk kez fark etti—

Bu bağ,
onu Naya'ya bağlamıyordu sadece.

Naya da onu hayatta tutuyordu.

Omzundaki mühür bir kez daha yandı.
Ama bu kez öfkeyle değil.

Bir çağrıyla.

Ve Mihrez anladı:

Bu savaş artık konseyle değildi.
Bu savaş, kadim bir yeminleydi.

Ve Naya uyanana kadar—
Hiçbir âlem güvenli olmayacaktı.

Mihrez başını eğdi.
Alnı hâlâ Naya'nın alnına değiyordu.

Mührün ateşi yavaşlamıştı ama sönmemişti.
Bu, bağın hâlâ yaşadığının işaretiydi. Zihin yolunu tekrar açtı.

Bu kez çağırmadı.
Bekledi.

Ve—
çok derinden, neredeyse bir rüyanın içinden gelen o titreşim geldi. Zayıf...
ama ona ait.

Mihrez'in nefesi titredi.

"Duyuyorsun," dedi fısıltıyla.
"Biliyorum."

Sessizlikte, bağ gerildi.
Sonra—kelimeler değil, hisler aktı.

Soğuk.
Karanlık.
Ve bir çekiş.

Naya.

Mihrez gözlerini kapadı.

"Canım..." dedi zihninde.
"Beni dinle."

Sözleri emir değildi.
Bir ricaydı.

"Son bir yere gitmem gerekiyor."

Bağda bir dalgalanma oldu.
Zayıf bir karşı çıkış.
Korku.

Mihrez devam etti.

"Bunu yaparsam..."
"Belki seni uyandırabilirim."

Mührün içi yandı.
Bu, yalanın değil—bedelin ateşiydi. "Kadim eşin olduğu yere gideceğim."

Bu cümlede bağ sarsıldı.

Korku.
Öfke.
Ve ardından—
çok zayıf ama net bir his: Bekleme.

Mihrez'in boğazı düğümlendi.

"Döneceğim," dedi.
"Ne olursa olsun."

Elini Naya'nın yanağına koydu.
Başparmağı dudaklarının kenarında durdu.

"Beni burada tutan sensin."

Eğildi.

Öpücük yumuşaktı.
Ama vedaya yakındı.

Bağ o an—
sıkıca sarıldı.

Naya'nın zihninden gelen tek şey vardı:

Seni bekliyorum.

Mihrez geri çekildi. Ayağa kalktı.

Ve ilk kez, arkasına bakmadan yürüdü. Zindan.

Ne zaman vardı.
Ne mekân.

Zincirlerin yankısı, boşlukta asılıydı. Ve tam karşısında—

Kadim eş.

Bağlanmış.
Ama kırılmamış.

Başını kaldırdığında, gözleri parladı.

"Sonunda..." dedi alçak bir sesle.
"Onu kaybetmek üzeresin." Mihrez'in gözleri karanlıkta yandı.

"Konuşmayı bitirdiğimde," dedi sakince,
"ya onu uyandıracaksın..." Bir adım attı.

"...ya da bu zindan, ilk kez gerçekten mezarın olacak."

Kadim eş bir an sustu.
Sonra—
kahkaha attı.

Bu sıradan bir gülüş değildi.
Zindanın taşlarını titreten, zincirlerin içinden geçen, eski bir acının

yankısıydı.

Başını iki yana salladı. Yavaş. Alaycı.

"Hayır... hayır Mihrez," dedi.
"Sana bunu yapacak kadar merhametli değilim."

Gözlerini Mihrez'in üzerine dikti.
Sanki yıllardır beklediği bir anın tadını çıkarıyordu.

"Benim çektiğim acıyı," diye devam etti,
"sen daha fazlasını çekmeden ölmeyeceğim."

Sesini alçalttı.
Ama bu, tehdidi küçültmedi.
Aksine... derinleştirdi.

"Eşini kaybetmek nasıl bir hismiş," dedi yavaşça,
"bunu iliklerine kadar hissetmeni istiyorum."

Kadim eş, zincirlerin arasında doğrulmadan bile Mihrez'i süzdü.
Dudaklarının kenarı kıvrıldı.

"Konsey üyelerini öldürdün, değil mi?"

Mihrez cevap vermedi.

Kadim eş dudaklarını büktü.
Bir hayal kırıklığı değil... bir iştah vardı yüzünde.

"Yetmez," dedi sakince.
"Mihrez... kanla edilen yemin doyumsuzdur."

Zincirler hafifçe gerildi.

"Hep daha fazlasını ister."

Başını yana eğdi.
Gözleri parladı.

"Naya uyanana kadar," dedi,
"durmak yok."

Kahkahası yeniden yükseldi. Bu kez Mihrez güldü.

Ama bu gülüşte eğlence yoktu.
Bu, son kararın verildiği andı.

"Muhafızlar," diye kükredi.

Zindan titredi.

Gölgeden şekiller ayrıldı.
Cin muhafızları sessizce belirdi. Yüzleri yoktu.
Sadece irade vardı. "Emir ver," dediler bir ağızdan.

Mihrez'in bakışı kadim eşten ayrılmadı.

"Ağzından laf alana kadar," dedi soğuk bir sesle,
"işkence edin." Bir an durdu.

"Bakalım," diye ekledi,
"ne kadar dayanacak."

Muhafızlar eğildi.

"Emredersiniz, padişahım."

Zincirler çözülmedi.
Aksine—
daha da sıkıldı.

Kadim eşin kahkahası bir an kesildi.

Muhafızlardan biri elini uzattı.
Dokunduğu yerde zindan inledi.

Bu bir darbe değildi.
Bu bir hatırlatmaydı.

Acı, bedenine değil—
bağına yürüdü.

Kadim eş dişlerini sıktı.
Ama bağırmadı.

"Ah..." dedi sonunda,
"demek böyle soracaksın."

Mihrez yaklaşmadı.
Bakmadı bile.

"Konuşacaksın," dedi.
"Ya da bağın konuşur."

Zindan sessizleşti.

İlk kez—


kadim eşin gözlerinde bir şey titredi.

Korku değil.

Ama hesap hatası.

Kadim eşin çığlıkları zindanın duvarlarına çarpıp orada öldü.
Hiçbiri dışarı taşmadı.
Zindan, sesleri sakladı.
Çünkü burası bağırmak için değil, kırılmak için vardı.

Mihrez olan biteni izliyordu.
Ama bakmıyordu.

Gözleri kadim eşin üzerinde olsa da zihni çok uzaktaydı.
Kanlı bir zindanın değil—
nefes almayan

bir bedenin başındaydı. Naya...

Her çığlıkta, her sarsıntıda, omzundaki mühür biraz daha yanıyor;
acı, onun değil, bağın içinden geçiyordu.

Kadim eş hâlâ susuyordu.
Dudakları kilitliydi.
Bakışları inat doluydu. Dakikalar uzadıkça Mihrez'in içindeki öfke kabardı.


Bu ani bir patlama değildi.
Bu... birikmiş bir felaketti. Muhafızlardan biri yeniden hamle yapmak üzereyken— "Durun!"

Mihrez'in sesi zindanı yardı.

Muhafızlar anında geri çekildi.

Kadim eş yere düştü.
Nefesi düzensizdi.
Zincirlerin arasında sürünerek köşeye çekilmeye çalıştı. Ama zindan izin vermedi.

Zincirler gerildi.
Taşlar fısıldadı.

Kadim eş ilk kez gerçekten korkuyla baktı.

Mihrez yürüyordu.

Adımları yavaştı.
Her adımda zemin kararıyor, hava ağırlaşıyordu. Gözleri—
alev saçıyordu.

Bu öfke değildi.
Bu, karar vermiş bir varlığın bakışıydı.

Kadim eş geri çekilmek istedi.
Zincirler boğazına dolandı.

Mihrez önünde durdu.

Eğildi.

İki eliyle kadim eşin yüzünü kavradı.
Sert değildi.

Bu, daha beteri idi.

Yakındı.

"Bak bana," dedi.

Kadim eş direnmeye çalıştı.
Ama gözleri kaçamadı.

Mihrez'in sesi bu kez yükselmedi.
Fısıltıya indi.

"Eş bağına sesleniyorum."

Zindan nefesini tuttu.

"İtaat et."

Kelime...
bir emir değildi sadece.

Bir haktı.

Kadim eşin bedeni bir anda kasıldı.
Gözleri boşaldı.

Nefesi duraksadı.

Transa girmiş gibi—
dondu.

Mihrez'in dudakları hafifçe kıvrıldı.

Bu bir zafer gülüşü değildi.
Bu, kontrolün geri alındığı anın ifadesiydi. "Güzel," dedi sakin bir sesle.
"Şimdi..."

Başını biraz eğdi.
Göz teması hiç kopmadı.

"Bana yolu anlatacaksın."

Kadim eş titredi.
Bağ... artık susmuyordu.

Eş bağları, Mihrez'in iradesi altında çatladı.
Direnmedi.
İtaat etti.

Kadim eşin zihni açıldığında, kelimeler bir sel gibi döküldü.
Kadim bir büyü...
Bozulması neredeyse imkânsız olan türden.

Ama asıl mesele büyünün kendisi değildi.

"Nefret," dedi kadim eş titreyerek.
"Büyünün kalbine onu ektim."

Zindan karardı.

Nefret tohumları...
Bağı kemiren, uyanışı zehirleyen, sevgiyi yavaş yavaş çürüten cinsten. Mihrez hiçbir şey söylemedi.

Ayağa kalktı.

Bu hareketle birlikte bağ çözüldü.

Kadim eş transından bir anda çıktı.
Gerçeklik, bütün ağırlığıyla üzerine çöktü.

Ağlamaya başladı.
Sessiz değil.
Çirkin, çaresiz, parçalanmış bir ağlama. Mihrez arkasını döndü.

Yürümeye başladı.

Her adımı zindanı susturdu.

Kapıya geldiğinde durdu.
Başını çok az çevirdi. "Seni hiç tanıyamamışım," dedi.

Sesindeki soğukluk, işkenceden daha keskindi. "Benim için," diye ekledi,
"bir hayal kırıklığı oldun." Bir an durdu.

"Yazık."

Kadim eş başını yere eğdi. Gözyaşları zincirlere damladı.

O an—

"Muhafızlar."

Ses, bir emirden fazlasıydı.
Bir kapanıştı. Gölgeden askerler çıktı.
Hazır ola geçtiler.

"Hayır—"

Sözü bitmedi.

"Emredersiniz, padişahım."

Zincirler gerildi.
Zindan inledi.

Ve kadim eşin sesi—
oraya ait olmayan her şey gibi—
kesildi.

Sessizlik çöktü.

Mihrez kapıdan çıktı.

Arkasına bakmadı.

Çünkü onun için bu bir intikam değildi.
Bir adalet de değildi.

Bu...
bitmiş bir bağın gömülmesiydi.

Ve çok uzakta,
saraya bağlı odada—

Naya'nın nefesi,
ilk kez
biraz daha derinleşti.

Mihrez zindandan çıktığı anda yok oldu.

Bir adım—
ve Naya'nın yanındaydı.

Zaman, onun için sadece bu odada akıyordu.

Yatağın kenarına çöktü.
Parmakları, Naya'nın saçlarına dokundu.

Soğuk değildi.

Bu kez...
değildi.

Nefes alışverişi düzenliydi. Zayıf ama gerçekti. Göğsü usulca inip kalkıyordu.
Mihrez alnını onun saçlarına dayadı.

"Ölüm," diye düşündü,
"yeteli değil."

Bu bir umut değildi.
Bir karardı.

Naya'nın gözleri hâlâ kapalıydı.
Ama bağ—
artık sessiz değildi.

Mihrez, zihin yolunu açtı.

Gölgelere seslendi.

Bir an bile geçmeden oda karardı.
Duvarlardan bir asker sıyrıldı. Diz çöktü.

"Emir verin, padişahım."

Mihrez başını kaldırmadı.
Gözleri Naya'daydı ama sesi—
cin suretinin en karanlık yankısını taşıyordu.

"Sarayıma giren casus," dedi.
"Bulundu mu?"

Asker tereddüt etmedi.

"Enerjisini takip ettik, padişahım. İz... kadim eşinizin saray sınırlarında kayboldu." Mihrez'in parmakları, Naya'nın saçlarında bir an durdu.

Şaşırmadı.

Hiçbir şey sormadı.

Çünkü zaten biliyordu.

Yavaşça doğruldu.
Gözlerindeki ateş, sessizce parladı.

"Demek ki," dedi alçak bir sesle,
"savaş... orada bekliyormuş."

Asker başını biraz daha eğdi.

Mihrez döndü.
Gözleri artık alevdi.

"Askerlerini hazırla," dedi.
"Bu kez savunmaya gitmiyoruz."

Kısa bir duraklama.

"Savaşa gidiyoruz."

Askerin sesi gölgelerin içinde yankılandı.

"Emredersiniz, efendim."

Gölge dağıldı.

Mihrez son kez Naya'ya baktı.
Alnına dudaklarını bastırdı.

"Uyan," diye fısıldadı.
"Döndüğümde."

Kapıya yöneldi.

Bu artık bir kurtarma değildi.
Bu...
başlamış bir yıkımdı.

Ve cinler âleminde,
bir saray daha
nefesini tutmuştu.

Mihrez sarayın en yüksek terasına çıktığında gökyüzü çoktan kararını vermişti. Bulutlar dönüyor, rüzgâr tersine esiyordu.
Bu, doğanın korkusuydu.

Mihrez avucunu havaya kaldırdı.

Mührü—
bu kez sessizce değil, buyurarak yandı.

Cin diliyle konuştu.

Tek kelime.

Ama o kelime, emirlerin en eskisiydi.

Toprak yarıldı.

Gölgelerden, dumandan, ateşten—
cinler yükseldi.

Kabile sancakları birer birer belirdi:
Kızıl kum cinleri.
Gölge orduları.
Zincirli savaşçılar.
Boynuzları göğe uzanan kadim muhafızlar.

Diz çöktüler.

Hiçbiri konuşmadı.

Çünkü Mihrez konuşuyordu.

"Bu bir sefer değil," dedi.
"Bu bir hatırlatma."

Başını kaldırdı. Gözleri ateş değildi artık—
uçurumdu.

"Kanunları çiğneyen bir saray var," dedi.
"Ve ben... o kanunların bedeliyim."

Bir cin lordu öne çıktı, yumruğunu göğsüne vurdu.

"Padişahım," dedi, sesi gök gibi gür,
"Kadim eşin sarayı kutsaldır. Oraya yürümek—"

Mihrez'in bakışı yeterli oldu.

Cin sustu.

Mihrez devam etti:

"O sarayda," dedi,
"Mühürlü eşimin kanı çağrıldı."

Bir uğultu yayıldı.

"Bu yüzden," dedi Mihrez,
"o saray... yarın olmayacak."

Kimse itiraz etmedi.

Çünkü artık herkes biliyordu:

Bu bir savaş değildi.
Bu... infazdı.

Kadim eşin sarayı sessizdi.
Ama bu, huzurun sessizliği değildi.

Bu...
yaklaşanı hisseden taşların sessizliğiydi.

Taht salonunda ışıklar yanıyordu.

Kadim eşin annesi ve babası—
tahtın iki yanında duruyordu. Önlerinde diz çökmüş bir figür vardı.

Casus.

Titriyordu.

"İşi bitirdim," dedi aceleyle.
"Peri hançerlenmiş. Cin padişahı konseyi bastı ama—" Sözünü bitiremedi.

Çünkü salonun ortasındaki aynanın yüzeyi—
karardı. Cam değilmiş gibi dalgalandı.

Kadim eşin annesi bir adım geri çekildi.

"Bu... mümkün değil," dedi fısıltıyla.

Ayna patladı.

Cam değil—
gerçeklik kırıldı.

Mihrez çıktı.

Ama artık Mihrez değildi.

Cin sureti tüm salonu doldurdu:
boynuzları göğe uzanan, derisi karanlıkla kaplı, gözlerinden alev değil hiçlik akan bir varlık.

Yer titredi.

Casus çığlık attı.

"P- padiş—"

Mihrez bakmadı bile.

Bir el hareketi.

Casusun bedeni—
duvara yapıştı.

Kan, taşlardan süzüldü.

Kadim eşin babası bağırdı:

"Dur! Bu saray kutsal—!"

Mihrez başını çevirdi.

Bakışıyla.

Adamın sesi boğazında kesildi.

"Eşimin kanı," dedi Mihrez, sesi salonun her yerine aynı anda yayılarak,
"bu taşlara çağrıldı." Bir adım attı.

Tahtın önündeki büyü çemberleri—
paramparça oldu.

Kadim eşin annesi titreyerek konuştu:

"Biz... sadece düzeni koruduk."

Mihrez güldü.

Ama bu bir kahkaha değildi.

Bu...
sonun sesiydi.

"Düzen," dedi,
"benim eşim ölürken bozuldu."

Bir anda hareket etti.

Cin formu salonu yararak geçti.

Kadim eşin babası yerden kesildi—
bedeni havada asılı kaldı. Mihrez'in eli göğsündeydi.

"Bak," dedi alçak bir sesle,
"nasıl da kolay." Elini sıktı.

Kemik sesi.

Sonra—
sessizlik.

Anne çığlık attı.

Kaçmaya çalıştı ama yer...
onu bırakmadı.

Mihrez yavaşça yaklaştı.

"Sen," dedi,
"büyüyü bilen taraftın."

Kadının gözleri doldu. "Yapmasaydık... bizi yok ederlerdi."

Mihrez eğildi.

Göz göze geldiler.

"Şimdi," dedi,
"yok olan sensin."

Elini kadının alnına koydu.

Bağırmasına fırsat kalmadı.

Salonun ortasında—
bir anlık ışık patladı. Ve kadın yere düştü.

Ölü.

Taht—
çatladı.

Mihrez doğruldu.

Etrafına baktı.

"Bu saray," dedi,
"bir zamanlar güçtü." Avucunu kapattı.

"Şimdi—
ibret."

Tavan çöktü.

Sütunlar devrildi.

Alevler her şeyi yuttu.

Cin orduları dışarı çekilirken Mihrez arkasına bakmadı.

Çünkü arkasında artık bir saray yoktu.

Sadece—
kül.

Savaş alanı hâlâ yanıyordu.

Ama Mihrez artık bakmıyordu.

Cin orduları önünde diz çökmüştü.
Alevler sönmeye yüz tutmuş, gökyüzü ağır bir sessizliğe bürünmüştü.
Bu bir zafer sessizliği değildi.
Bu... bekleyişti.

Mihrez cin diliyle konuştu.
Sesi yankılanmadı—
buyurdu.

"Bu savaş burada bitti."

Kılıçlar yere indi.
Kan, toprağa çekildi.
Toprak, daha fazlasını istemedi.

Tam o anda—

Zihninin en derin yerinde
bir ses yankılandı.

Canlı.
Sıcak.
Tanıdık.

"Aşkım..."

Mihrez'in nefesi bir anlığına kesildi.

O anda, başka bir yerde—

Naya gözlerini açmıştı.

Göğsüne götürdü elini.
Hançer izi yoktu.
Tenindeydi ama acı yoktu.

Yataktan kalktı.
Adımları yavaştı, sanki bedenine yeniden alışıyordu.

Aynanın karşısına geçti.

Yüzü solgundu ama gözleri açıktı.
Bağ... uyanıktı.

Dudakları aralandı.

"Mihrez..." dedi fısıltıyla.
"Neredesin?"

Ve bağ, sesi taşıdı.

"Seni bekliyorum."

Savaş alanında Mihrez dondu kaldı.

Bu ses...
Bir hayal değildi.
Bir yorgunluk oyunu hiç değildi.

Bu—
Naya'ydı.

Mihrez'in dudaklarının kenarı,
ilk kez savaş boyunca,
farkında olmadan kıvrıldı.

Başını hafifçe eğdi.
Sanki onu görüyormuş gibi. Arkasını döndü.

"Dağılabilirsiniz," dedi askerlerine. Cinler bir ağızdan cevap verdi: "Emredersiniz, padişahım." Gölgelere karıştılar.
Alevler söndü. Ve dünya—
ilk kez—
sessizleşti. Mihrez gözlerini kapadı.

Zihin yoluyla fısıldadı:

"Hemen geliyorum, aşkım." Ve o an ikisi de biliyordu—

Savaş bitmişti.
Ama kavuşma,
şimdi başlıyordu. Naya aynanın karşısında duruyordu.

Kendi yansımasına bakıyordu ama gördüğü şey sadece yüzü değildi—
hayatta olduğunu fark edişiydi bu.

O an odadaki hava değişti.

Bir gölge değil,
bir geçit değil— Mihrez belirdi.

Naya irkildi.
Sonra başını çevirdi.

Gözleri onun gözlerini buldu.

"Aşkım..." dedi.

Bu kelimede korku yoktu.
Soru yoktu.

Sadece minnet vardı.
Ve geri dönmüş olmanın sessiz şükranı. Mihrez hiçbir şey söylemedi.

Bir adım attı.
Sonra bir adım daha.

Naya'nın dudaklarına yapıştı.

Bu bir acele değildi.
Bu bir tutku patlaması da değildi. Bu—
kaybolup geri dönmüş iki ruhun kavuşmasıydı.

Zihin yoluyla sesi aktı Naya'ya:

"Seni çok özledim."

Naya gözlerini kapattı.
Ellerini omuzlarına koydu. O an dünya yoktu.
Savaş yoktu.
Kan yoktu. Sadece ikisi vardı.

Ve bağ—
ilk kez tamamen sessizdi.

More Chapters