Kalishar, başkent Nyvaris
Şehir meydanındaki kalabalık, ahşap platformun çevresinde ölüm sessizliğine bürünmüştü. Yukarıdan sarkan kalın ipler, ruhla beden arasındaki o kadim bağla alay eder gibiydi; bir çırpıda sönüp giden hayatların kırılganlığını hatırlatıyordu.
Kimisinin yüzünde korku, kimisinde öfke, kimisinde donuk bir kayıtsızlık vardı. Kalabalığın arasında sesi kısılıncaya dek feryat eden Madra, bulutların kükremesine yeryüzünden yükselen bir çığlıkla karşılık veriyordu.
Kardeşi Elera, arkasından sürükleyen iki muhafız eşliğinde basamakları tırmanıyordu. Tepeden tırnağa siyahlara bürünmüş bir Kirsha, kutsal kitaptan ayetler okuyordu. Ben ise platformun ardında, muhafızların arasında bir gölge gibi dikiliyordum. Başım eğik, gözlerim sabit, ellerim önümde kenetliydi. Ölüme meydan okuyan ben, o an orada herhangi bir faniden farksızdım. Ve buna içten içe lanet ediyordum.
Kupkuru gözlerim, çürük tahtaların üzerine düşen ince yağmur damlalarını izliyordu. Başımı kaldırmaya cesaret edemiyordum; çünkü Madra'nın çaresiz bakışlarının vicdanıma dokunmak istediğini biliyordum.
Kirsha'nın sesi, Madra'nın çığlıklarını bastırmak ister gibiydi. Gür, yorgun ve pürüzlüydü. "Hatırlayın, karanlığın rahminden pıhtı gibi sökülmüş iblisi, ayaklarınızın altına seren tanrıları!"
Kalabalık öylesine sessizdi ki, bu infazın yükünü yalnızca Madra ve Kirsha taşıyor gibiydi. Yaşlı kadın devam etti; sesi her cümlede biraz daha yükseliyor, meydanı dolduran havayı ağırlaştırıyordu. "O seçkinlere sırt çevirenler, kendi cellatlarına tapan ahmaklardır!"
Tahtalar bir kez daha gıcırdadı. Cellat, Elera'nın boynuna ipi geçirirken az sonra bir can alacak gibi görünmüyordu. Yalnızca ezberden yaptığı bir işi tamamlıyordu. Kirsha ise, Osyra'nın satırlarından yükselen karanlığı yeniden canlandırıyor, sözleriyle hepimizin göğsünü kamçılıyordu.
"İşte onlar, ölümün şefkatli kollarından alınıp Shariza'ya taşınacak olanlardır. Onlar için ölüm bir kurtuluş değildir. Onlar için ölüm, bir annenin rahmine geri dönüş yolu değildir." Sesi, ucunda ölümün hükmünü taşıyan bir kılıç kadar keskinleşti. "Onlar, sefilce mağlup olmuş karanlığın kucağında uyanacaklar. Ve o iblise soracaklar: Neden, bizden yana taraf tutmadın?!"
Elera'nın altında duran kare plaka, ayetin son satırlarına yaklaşırken menteşelerinden kurtulup serbest kaldı. Gerilen ipin ucunda titreyen beden, boşlukta ağır bir çuval gibi yaylandı. Dakikalarca çırpınan Elera gibi, kalabalık da soluksuz kalmıştı. Madra bile çığlık atmayı bırakmıştı.
Ve Kirsha, Osyra'dan çağlayan karanlığı yüreklerimize bir mürekkep gibi işlemişti son kez.
"İblisin sessizliği, onların ebedî pişmanlığı olacak!"
─ •𖤓• ─
Muhafızlar, morarmış cesedi yakılmak üzere diğerlerinin yanına taşırken kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Madra, dizlerinin üzerine çökmüş, gözleri boşluğa sabitlenmişti. Annesi Lolyn arkasında duruyor; kızının omuzlarını hafifçe sıkıyordu.
Elera ve Madra ikizdi. Babaları, onlar henüz bebekken evi terk etmişti. Hayat herkes için zordu; fakat dul bir kadın ve yetim çocuklar için kader daha da çetrefilliydi. Valtha, onları gözden çıkarmaya çoktan razıydı. Buna rağmen Elera, bile isteye ölüme yürümüştü.
Madra'ya bunu açıkça söylemeye cesaret edemiyordum. Ama son günlerde kendilerine yaverler diyen büyücüler iyice güç kazanmıştı ve onlara verilen her taviz, halk için yeni bir bedel demekti. Elera'nın ölümü, korku salmanın en kolay yoluydu. Üzülüyordum elbette. Yine de, kendisi bile o iblise taptığını itiraf etmişken, elimden daha fazlası gelmezdi.
Neyse ki Madra onun gibi değildi. Annesiyle birlikte küçük dükkânların başında durur, ot ve baharat satardı. İhtiyacım olan malzemeleri genellikle onlardan temin ederdim. Madra'yla da bu şekilde tanışmıştık.
Muhafızların arasından sıyrılıp, az önce kalabalığın toplandığı açıklığa yöneldim. Madra bana doğrudan bakmıyordu. Ama yaklaştığımı fark etmiş olmalıydı ki kaşları çatıldı; dudakları gerildi.
Yağmur artık sicim gibi üzerimize boşalıyordu. Madra'nın koyu kahverengi saçları keçeleşmişti. Elbisesi çamura bulanmış, yer yer yırtılmıştı. Buğday teni ise solgun, sarımtırak bir renge bürünmüştü. Annesi Lolyn de ondan farksızdı. Kırlaşmış saçları seyrelmiş, tel tel omuzlarına dökülüyordu. Yüzündeki çizgiler sanki bir gecede yıllanmıştı.
Bu manzara, zihnimdeki kasvetli düşüncelere aralanan eski bir kapı gibiydi. Ne zaman acı ve kederle yüzleşsem, aynı soru yeşerirdi içimde.
Ruh, gerçekten ne istiyordu?
Balçığa dönmüş zemine bata çıka Madra'nın birkaç adım önünde duraksadım. Mavi ipek elbisem ve taşlı tokalar, bu manzaranın içinde bir utanç vesilesiydi.
Dudaklarım aralandı. Kelimeler, sanki önceden ezberlenmiş gibi soğuk bir tonda döküldü aramıza. "Sizin için yapabileceğim bir şey varsa... söyleyin lütfen." Sözlerimi bitirir bitirmez, kendime kızdım. Sarayda geçirdiğim yıllar boyunca, soyluların mesafeli ve yapmacık tavırları üzerime sinmişti. Sesim bile bana ait değildi.
Lolyn, düşük göz kapaklarının altından buruk bir gülümsemeyle başını salladı. Madra ise aynı sükûneti göstermedi. Bir anda doğruldu. Ne olduğunu anlamadan burun burunaydık. Omuzlarımdaki baskıyla geriye sendeledim. "Defol git!" diye haykırdı. "Tanrılara hizmet eden bir köpeğin yardımına ihtiyacımız yok!"
Arkamdaki muhafızların hareketlenmesiyle göğsümdeki baskı arttı. Hızla onlara döndüm. Zırhlarının altından kabaran gövdeleriyle birer yırtıcıyı andırıyorlardı. Ama ilerlemediler. Tanrılara doğrudan hakaret edilmediği sürece, kimse idama mahkûm edilmezdi.
Derin bir nefes aldım. Sesimi yumuşattım. "Öfkeni anlıyorum, Madra. Ama-" Duraksadım. "Elera, başına gelecekleri bildiği hâlde suçlamaları reddetmedi. Kanunları biliyorsun."
"Kapa çeneni!"
Madra'nın sesi meydanı inletti. "Onun adını bir daha ağzına alma!" Bakışlarında daha önce hiç görmediğim bir nefret vardı. "Sen-" diye tısladı. "Sarayın süslü duvarları sana kim olduğunu unutturmuş. Bir hiç olduğunu unutmuşsun, Rymora." Alaycı bir kahkaha attı. "Sen de bir ganimetten fazlası değilsin sonuçta."
Sözleri kalbime çekiç gibi indi.
Ama Madra durmadı. "Valtha çürümüş bir ceset," dedi titreyen bir nefesle. "Biz de onun içinde kıvranan kurtçuklarız. İşte tanrıların düzeninde bize biçilen değer bu."
Sessizlik, aramızda ağırlaştı.
Canı yanıyordu. Bu yüzden alınmadım. Ama burada daha fazla kalamazdım.
Duruşumu dikleştirdim. "Bir şeye ihtiyacın olursa," dedim boğuk bir sesle, "söylemekten çekinme."
Cevabını beklemeden oradan uzaklaştım.
