Hiçlik Kapısı Garnizonu'nun iç avlusunu döven dondurucu rüzgar, şafak vaktinin gri alacakaranlığında bir kırbaç gibi şaklıyor, "Leş Bölüğü"nün üzerine çöken o ağır, metalik sessizliği daha da çekilmez kılıyordu. Üç yüz asker, soğuktan kaskatı kesilmiş omuzları ve buharlaşan nefesleriyle nizami bir sıra oluşturmuştu ancak bu düzenin içinde Kael Vael'thra ve Malik, üzerlerine yapışmış o "yabancı" auralarıyla birer ayrık otu gibi duruyorlardı; Kael'in sırtındaki yağlı bezlere sarılı ağır burgu mili **"Sessiz"**, omurgasına yaptığı baskıyla onu dimdik tutarken, Malik sol koluna geçirdiği o devasa, ezik dökme demir kapağı, **"Duvar"ı**, vücudunun doğal bir uzvuymuş gibi taşıyordu. Lojistik Zabiti Kormac, elindeki kalın envanter defterini bir yargıcın tokmak tutuşuyla kavrayıp sıranın önünde durduğunda, gözlerindeki o bürokratik kibir, garnizonun soğuğundan daha iticiydi; yanında duran ve üzeri brandayla örtülü olan tekerlekli silah rafı, Kormac'ın o sabahki güç gösterisinin sahnesiydi. "Dinleyin leşler!" diye bağırdı Kormac, sesi soğuk havada çatlak ve tiz bir yankı bırakarak avluyu doldurdu; "Komutan Arin, dün geceki o ilkel, hurdalık farelerine yakışan doğaçlamanızı tolere etmiş olabilir ancak burası bir İmparatorluk Garnizonu, bir çöplük değil ve ben de sizin o paslı oyuncaklarınızla disiplini bozmanıza izin vermem." Kormac, eldivenli eliyle arkasındaki rafı işaret etti ve iki yardımcısı brandayı çektiğinde, altından sabahın soluk ışığında parlayan düzinelerce kılıç, mızrak ve kalkan ortaya çıktı; hepsi birbirinin aynısıydı, hepsi gri, hepsi standart ve hepsi o seri üretimin ruhsuzluğunu taşıyordu. "İmparatorluğun Çeliği," dedi Kormac, sesini gururla yükselterek, sanki kutsal bir emanet sunuyormuş gibi. "Solgard'ın dökümhanelerinde, 'Standart Piyade' için özel olarak üretilmiş, dengeli, hafif ve keskin silahlar; bugün, Leş Bölüğü'ne bir lütuf olarak bu silahlardan dağıtılacak ve o elinizdeki paslı çöpleri atıp gerçek bir askere yakışır şekilde donanacaksınız."
Kormac, Kael'in önüne geldiğinde gözleri, Kael'in sırtındaki sarılı metale takıldı ve tiksintiyle kısıldı; elindeki raftan parlayan bir kılıç çekti ve Kael'e uzattı. Kılıcın kabzası basit ahşaptı, balçağı demirdi ve namlusu parlatılmıştı ama Kael, metalin üzerindeki o ince, dalgalı çizgileri –döküm hatlarını– bir demircinin oğlu olmasa da Kessir Usta'nın yanında geçirdiği o saatlerin verdiği tecrübeyle görebiliyordu; bu kılıç soğuk dövülmemişti, kalıba dökülmüştü ve içindeki moleküler yapı dağınıktı. Kael, uzatılan kılıcı aldı ve eline aldığı an yüzünü buruşturmamak için kendini zor tuttu çünkü silah korkunç derecede hafifti; ağırlık merkezi kabzada değil namlunun ortasındaydı ki bu da savururken bileği yoracağı ve darbe anında titreyerek gücü dağıtacağı anlamına geliyordu, ama en kötüsü metalin "sesiydi". Kael, parmağıyla namluya hafifçe vurduğunda çıkan o ince, tiz ve boş *çınnn* sesi, metalin içinde hava kabarcıkları olduğunu, kılıcın "ölü" olduğunu ve ilk sert darbede sahibine ihanet edeceğini haykırıyordu. "Bu demir..." dedi Kael, sesi alçaktı ama Kormac duydu, "...soğuk dövülmemiş, kalıba dökülmüş ve içinde hava kabarcıkları var; bu kılıç beni ilk darbede yarı yolda bırakır Zabitiğim, benim vuruş stilim ağır." Kormac'ın yüzü kırmızıya döndü ve tükürürcesine bağırdı: "Sen bir demirci misin Vael'thra, yoksa bir asker mi? Sana verileni al ve şükret! Bu kılıç senin hayatını kurtaracak." Kael, gözlerini kılıçtan ayırıp Kormac'a dikerek, "Bu kılıç," dedi, "beni öldürür çünkü benim gücümü taşıyamaz." Kormac tam ağzını açıp bağıracaktı ki, Malik araya girdi ve devasa elindeki o küçük, standart piyade kalkanını işaret ederek, "Zabitiğim," dedi, sesi bir kaya yuvarlanması gibiydi, "Bu benim kahvaltı tabağım bile olamaz, bir Kimera buna vursa kolumla birlikte göğsümü de deler." Kormac öfkeden titriyordu, "İtaatsizlik!" diye bağırdı. "Emre itaatsizlikten sizi..." Ancak sözünü, avlunun diğer ucundan, talim sahasından gelen tok, gırtlaktan gelen ve tartışmaya kapalı bir ses kesti: "Yeter!"
Sesin sahibi, yarı-dev kanı taşıyan, yüzü eski savaşların haritası gibi yara izleriyle dolu olan Baş Eğitmen **Yorik**'ti; elinde kalın bir sopayla onlara doğru yürüyen Yorik, Kael'in önünde durdu, elindeki standart kılıca, sonra sırtındaki sarılı "Sessiz"e ve Malik'in devasa kapağına baktı. "Hurdalarla bir Kimera öldürdüklerini duydum," dedi Yorik, sesi Kormac'ınki gibi aşağılayıcı değil, meraklıydı. "Şans," dedi Kormac hemen atılarak, "Tamamen şans!" Yorik başını iki yana salladı, "Şans bir kez olur," dedi ve Kael'e döndü. "Sen, Vael'thra, o kılıcın kötü olduğunu mu düşünüyorsun?" Kael, "Yetersiz olduğunu düşünüyorum," dedi net bir şekilde. Yorik gülümsedi, sarı dişleri ortaya çıktı. "O zaman kanıtla," dedi. "Talim sahasına gel, o elindeki 'resmi' kılıçla benim 'Kaya-Meşe' kuklalarımı kesmeni istiyorum; eğer tek vuruşta kesersen Kormac haklıdır ve sorun silahta değil sendedir, ama eğer kesemezsen... o zaman lojistik raporuna ekleyeceğim birkaç notum olacak." Kael, elindeki standart kılıçla talim sahasına yürüdü, bütün "Leş Bölüğü" ve Kormac peşlerinden geldi; talim sahasının ortasında, insan gövdesi kalınlığında, yıllanmış, sertleştirilmiş meşe ağacından yapılmış ve üzeri eski zırh parçalarıyla kaplanmış bir kukla duruyordu. Kael kuklanın karşısına geçti, derin bir nefes aldı ve gece boyunca çalıştığı "Sarkaç Tekniği"ni (Pendulum) uygulamak istedi ancak elindeki silahın buna uygun olmadığını biliyordu; yine de denedi, vücudunu gevşetti, **Kudretini (Aura)** ayak tabanlarından çekip beline, oradan da omzuna aktardı. Amacı kılıcı bir jilet gibi değil, bir balyoz gibi indirmekti çünkü onun aurası keskinlik değil, yoğunluk üzerine kuruluydu. Kael aniden döndü, vücudunun tüm momentumunu sağ koluna verdi ve elindeki standart İmparatorluk kılıcını kuklanın boyun kısmına doğru savurdu; hızı muazzamdı, aurası kaslarını patlayıcı bir güçle ateşlemişti ancak sorun silahtı. Kael'in kolu kılıçtan daha hızlı hareket ediyordu ve kılıcın namlusu, havanın direncine ve Kael'in uyguladığı torka dayanamayarak, daha hedefe ulaşmadan havada esnedi, titredi ve metalle ahşabın buluştuğu o *ÇAT* sesi duyulduğunda, kılıç kuklayı kesmedi, kabzanın hemen üç parmak üzerinden, metalin en zayıf noktasından kırıldı.
Kırılan uç havada dönerek fırladı ve karların üzerine düştü, Kael'in elinde sadece titreyen bir kabza ve yamuk bir metal parçası kaldı; darbe kuklayı devirmişti ama kesememişti, sadece ezmişti ve avluda çıt çıkmıyordu. Kael, elindeki kırık kabzaya baktı, bileği sızlıyordu çünkü kılıç onun gücünü iletememiş, o gücün altında ezilmişti. "Gördün mü Kormac?" dedi Yorik'in sesi, sessizliği yararak. "Çocuk haklı, senin bu kürdanların Aura kullanan birinin elinde oyuncaktan farksız; bu çocuk metali bükmüyor, metale kendi ağırlığını yüklüyor ve standart çelik bu yükü taşıyamaz." Kormac'ın yüzü kireç gibi oldu, "Kullanmayı bilmiyor! Yanlış vurdu! Kılıçla öyle vurulmaz!" diye bağırdı ama sesi zayıftı, argümanı yerdeki metal parçalarıyla birlikte paramparça olmuştu. Kael, kırık kabzayı yere attı, sırtındaki sargıları çözdü ve ağır, siyah, burgulu maden milini, **"Sessiz"i** eline aldı. Silahın ağırlığı (8.5 kg) Kael'in kolunu aşağı çekti ama Kael bu ağırlığı karşıladı, duruşu değişti, az önceki iğreti duruş gitti ve yerine yere kök salmış, sağlam bir duruş geldi. Kael aynı hareketi tekrarladı, vücudunu döndürdü, aurasını mile aktardı ve *VUUUUUGGGHHH!* diye bir ses çıkararak ağır mili savurdu; milin ucu, Malik'in düzelttiği kuklanın gövdesine çarptığında çıkan ses bir kesme sesi değil, bir patlama sesiydi. *GÜMMM!!!* Meşe kütüğü, darbenin şiddetiyle ortadan ikiye ayrılmadı, parçalandı; talaşlar ve zırh parçaları şarapnel gibi etrafa saçıldı, kuklanın üst kısmı on metre öteye fırladı ve Kael hareketi tamamladığında elindeki mil hala sapasağlamdı, titremiyordu bile, sadece hafifçe ısınmıştı çünkü "Sessiz", Kael'in gücünü emip yansıtabilecek kadar yoğun ve dürüst bir metaldi.
Kael, dumandan ve talaştan oluşan bulutun içinde doğruldu, Kormac'a döndü ve "Benim silahım bu," dedi, sesi metalin yankısı gibiydi. "Çünkü o beni yavaşlatmıyor, o beni taşıyor; benim kılıca değil, ağırlığa ihtiyacım var." Yorik kahkaha attı, "Ha! Gördün mü Kormac? Çocuk bir 'Darbeli Matkap' gibi vuruyor; ona kılıç verme, ona ağırlık ver." Kormac defterini sertçe kapattı, yenilgiyi kabul etmek zorundaydı ama gözlerindeki nefret daha da koyulaşmıştı; "Pekala," dedi dişlerini sıkarak. "Madem hurdayla savaşmak istiyorsunuz, öyle olsun, ama o hurdalar kırıldığında veya paslandığında yanıma gelip ağlamayın, Leş Bölüğü'nün deposu size kapalı." Kormac hışımla arkasını dönüp gittiğinde, Malik Kael'in yanına geldi, yerdeki parçalanmış kuklaya ve Kael'in elindeki sağlam mile baktı. "Kaptan," dedi saygıyla. "O kılıcı kırdığında sanki camdanmış gibiydi, ama bu... bu şey canavar." Kael, Sessiz'i sırtına asarken, "Bu sadece başlangıç Malik," dedi. "Aletlerimiz hazır, şimdi onları kullanacak kadar sertleşmemiz lazım çünkü demir ne kadar sert olursa olsun, onu tutan bilek zayıfsa yine kırılır." Yorik, askerlerin arasına daldı ve bağırmaya başladı: "Ne bakıyorsunuz?! Gösteri bitti! Herkes mıntıka temizliğine! Kael ve Malik, siz benimlesiniz; size o ağırlığı nasıl daha hızlı savuracağınızı göstereceğim çünkü o hızla bir salyangozu bile vuramazsınız, sadece duran bir kütüğü parçaladınız ama savaşta kütükler size geri vurur." Kael gülümsedi, Yorik haklıydı; güçlüydü ama yavaştı ve eğitim, o soğuk ve gri sabahta, demirin ve iradenin kırılma noktasında yeni başlıyordu.
